17/1/2007 - KARADENİZ VE YEŞİLDENİZ (6)
Sinop’ta yarımadayı deniz kıyısından dolaşan yol yürüyüş parkuru olarak da kullanılıyor. Yol boyunca, yürünen mesafeyi gösteren ve sağlıkla ilgili özlü sözleri içeren panolar yerleştirilmiş. (Gezi dönüşü, 19.8.2005 tarihli Hürriyet gazetesinde yer alan ‘Türkiye’nin yürüyüş yapmaya uygun en güzel 10 sahili’ listesinde Sinop’taki bu parkuru da görünce isabetli bir seçim olmuş dedim.)
Sinop’tan sonra Ayancık’ı geçerek Türkeli ilçesine geliyoruz. Burada Silifkeli bir dostumuzu ziyaret ediyoruz. Türkeli’nden sonra Kastamonu il sınırı başlıyor. Çatalzeytin’den sonra Abana’dayız. Abana ve daha batıdaki İnebolu Kastamonu’nun sayfiye yerleri. Abana’da ve İnebolu’da parklara yapılmış eski ev maketleri çok ilginç.

İnebolu evi
İnebolu’nun Kurtuluş Savaşımızda apayrı bir yeri var. Sahile konan iki maket bunu çok iyi özetliyor. Kayık ve Kağnı. İnebolulu cesur denizciler İstanbul’dan kaçırılan silah ve cephaneyi deniz yoluyla İnebolu’ya getirmişler, buradan da kağnılara yüklenerek Anadolu içlerine götürülmüş. Biz de İnebolu’da denizden ayrılarak kağnıları takip ediyoruz. Havadaki 30 km’lik teleferik hattı Küre dağlarından çıkan madeni İnebolu limanına indiriyormuş ancak şimdi kullanılmıyor. Küre’yi geçtikten sonra Kastamonu’dayız. Tertemiz, bakımlı ve tarihi bir şehir. Vilayet meydanı ve saat kulesinden çok etkilendik. (Gezi dönüşü, ‘Sinop sahil yolu’ haberinden sonra, bir başka ilginç haber daha okudum. 2.9.2005 tarihli Hürriyet gazetesindeki ‘Türkiye’nin en güzel 10 meydanı’ listesinde Kastamonu vilayet meydanı üçüncü sırada yer alıyordu.)

Kastamonu Saat Kulesi
Kastamonu’da bir çok tarihi konak onarılarak turizme kazandırılmış. Kendilerini ziyaret ettiğimiz Kastamonulu dostlarımız bize bunlardan birini (Eflanili Konağı) gezdirdiler. Ilgaz Dağları’ndan sonra Ilgaz ilçesini geçerek Çankırı’ya varıyoruz. Ilgaz Dağları’ndan sonra ‘Yeşildeniz’ bitiyor ve Pozantı’ya gelene kadar bozkırda yol alıyoruz. Çankırı’dan Kırıkkale’ye giderken Kalecik ilçesinden geçiyoruz. 12 bin nüfuslu ilçede bağcılık çok gelişmiş. Şehir dışına çok büyük bir park ve mesire yeri yapılmış. Böyle küçük bir ilçede böyle büyük bir parkı görünce insan şaşırıyor. Demek ki isteyince herşey en mükemmel bir şekilde yapılabiliyor.

Kalecik Parkı
Sırasıyla Kırıkkale, Keskin, Kırşehir ve Ortaköy’ü geçtikten sonra Aksaray’a varıyoruz. Aksaray’da uzun yıllardır görüşmediğimiz bir dostumuzu ziyaret ettikten sonra Ulukışla üzerinden Pozantı’ya geliyoruz. Uçsuz bucaksız bozkırlardan sonra tekrar yeşillikle karşılaşmak çok hoş bir duygu. Silifke’nin poyrazı geçmişte kalsa da, Pozantı’nın poyrazı esmeye devam ediyor. Geziye giderken çayını içemediğimiz arkadaşım Bünyamin Eşelioğlu ‘dönüşte beklerim’ demişti ya, işte onun yaylasındayız. Arkasında yalçın kayaları ve ağaçlar içerisindeki bakımlı evleriyle Akçatekir’in Bürücek yaylası. Bu muhteşem atmosfere veda edip otoyola giriyoruz. Aşağılara indikçe sıcağın ve nemin bıraktığımız gibi durduğunu görüyoruz. Tarih 06-08-2005 saat 20.00 ve Silifke’deyiz.
Evet, 18 gün süren gezimizde 4200 km yol katederek 20 vilayetin topraklarından geçtik. Yurdumuzda büyük bir tur attık. Ama gezilecek, görülecek daha çok yer var...
Bitti.
28-09-2005 SESİMİZ GAZETESİ-SİLİFKE
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/1/2007 - KARADENİZ VE YEŞİLDENİZ (5)
Beşikdüzü’nden sonra artık Giresun topraklarındayız. Eynesil, Görele, Tirebolu, Espiye, Keşap sırasıyla geçtiğimiz ilçeler. Hepsi sahilde sıralanmışlar. Arkalarında fındık bahçeleriyle kaplı tepeler, önlerinde Karadeniz. Giresun’a girince doğruca kaleye çıkıyoruz. Kentin en güzel göründüğü yer orası. Kalede Kurtuluş Savaşımızın kahramanlarından Topal Osman’ın Anıt Mezarını ziyaret ediyoruz. Karadeniz’in tek adası (adacık desek daha doğru olur) karşımızda. Giresun’dan ayrılarak Karadeniz’in bir başka yeşil vadisine giriyoruz ve Aksu çayı boyunca ilerliyoruz. Dereli’yi geçtikten sonra Kümbet yaylasına varıyoruz. Yaylada yoğun sis var, göz gözü görmüyor.
_kuc.jpg)
Kümbet Yaylası (Giresun)
Akşam çay içtiğimiz kahvenin garsonu Ertan bizi çok güldürüyor. Ertesi gün ailesi Ertan’a kız istemeye gidecekmiş. Ertan’la kız anlaşıyorlarmış, ancak kızın ailesi biraz ayak diriyormuş. “Abi keşke kızı hemen veriyoruz demeseler. Verirlerse evlenmemiz 1,5-2 yılı bulur. Malum birsürü hazırlık gerekecek. Ama vermezlerse kızı hemen kaçıracağım.” Sabahleyin Kümbet’ten ayrılıp Eğribel geçidini geçerek Şebinkarahisar’a varıyoruz.

Şebinkarahisar
Şebinkarahisar, 1933de Silifke ile aynı kaderi paylaşarak ilçe yapılan benim memleketim. Vilayet olma mücadelesi halen devam ediyor. Eniştemiz Ecevit yapacaktı ama son anda o da başaramadı. İlçemiz 1950’lerden sonra çok göç vermiş. Coğrafi yapısı ve iklimi sahil şeridine hiç benzemiyor. Dutu, pekmezi, pestili, cevizi ve de katmeri en meşhur yiyecekleri. Şebinkarahisar’dan tekrar Giresun’a, oradan da Bulancak ve Piraziz ilçelerini geçerek Ordu topraklarına giriyoruz. Geceyi Ordu’nun Gülyalı ilçesinde geçirip, yağmur eşliğinde Ordu’yu geçiyoruz. Perşembe ve Fatsa’dan sonra Ünye’deyiz. Yağmur duruyor ve Ünye’yi dolaşıyoruz. Pırıl pırıl, düzenli ve modern bir şehir. Belediye konservatuarı bile var. Terme’den (Samsun) sonra Yeşilırmak’ın yarattığı Çarşamba ovası başlıyor. Göz alabildiğine verimli topraklar. Çarşamba ilçesinden sonra Samsun’dayız. Sahilde büyük bakımlı bir park var. Parkta dolaşırken ilk gözümüze çarpan Bandırma vapuru oluyor.

Bandırma Vapuru
Atatürk ve arkadaşlarını Samsun’a getiren vapurun aynısı yapılmış. Fakat bakım yapıldığı için içini gezemedik. Hava sıcak ve nemli. Doğu Karadeniz’in serin havasından sonra hiç çekilmiyor. Sırasıyla Ondokuzmayıs, Bafra, Alaçam ve Yakakent ilçelerini geçtikten sonra ova bitiyor ve Sinop’un o doyumsuz güzellikteki tepeleri ve ormanları başlıyor. Sinop’un Gerze ilçesine vardığımızda akşam olmak üzere. Sapsarı kumu ile, yeşilden laciverte kadar değişen rengi ile burada Akdeniz’e benzer bir Karadeniz görüyoruz. Gerze deniz kıyısında, bahçeli evlerden oluşan ve kültür düzeyi çok yüksek insanların yaşadığı şirin bir ilçe. Gerze’den sonra Sinop’tayız. Ülkemizin en kuzeyinde bir yarımada üzerinde bulunan Sinop sessiz, sakin bir şehir. Kaleyi ve yarımadayı dolaştıktan sonra tarihi cezaevini geziyoruz. Osmanlı döneminde yapılmış olan cezaevi 1997’de boşaltılmış ve Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devredilmiş. 27 yıl burada gardiyanlık yapmış ve bıyıklarını kesmediği için emekli olmuş ‘Pala’nın rehberliğinde burayı dolaşıyoruz.
Gönüllü rehber Pala (Sinop Tarihi Cezaevi)
Haftaya devam edecek.
21-09-2005 SESİMİZ GAZETESİ-SİLİFKE
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/1/2007 - KARADENİZ VE YEŞİLDENİZ (4)
Ayder yaylası doğanın bütün güzelliklerine sahip olduğu gibi bir artısı daha var. Binalar bu doğa güzellikleriyle çok iyi bütünleşmiş. Ahşap evler, oteller, hepsi çatılı, balkonları ve bahçeleri çiçekli, pırıl pırıl, bir tablo gibi. Tablo gibi dedim de, sanıyorum gittiğiniz bir evde yada işyerinde muhakkak Ayder yaylasını gösteren bir tablo görmüşsünüzdür. Demek ki, insan isterse doğayı bozmadığı gibi daha da güzelleştirebiliyor.

Ayder Yaylası
Ayder’deki yapılaşmayı görünce yanımdakilere, “Silifke’nin de yaylaları doğal güzelliklere sahip, ancak yapılaşma o kadar çirkin ki, insanlar o doğal güzellikleri fark edemiyorlar” dedim. Ayder’de çevreyi gezerken dere içindeki kar yığınının yanına varıyoruz. 24 Temmuz’da, yazın tam ortasında kar topu oynuyoruz. Uzaklardaki tulumun sesini işitip yanına vardığımızda, Karadeniz’in kabına sığmayan insanları ile karşılaşıyoruz. Büyük bir çember oluşturmuş, halay çekiyorlar. Dururmuyuz, becerebilir miyiz demeden aralarına katılıyoruz.

Tulum ve halay
Ayder’de geçirdiğimiz iki günün ardından tekrar sahile iniyoruz. Bir başka ünlü yayla olan Anzer’e gitmeyi önceden planlamamıza rağmen yolunun çok kötü olduğunu öğrenince vazgeçiyoruz. Yağmur yağarken, tesbih taneleri gibi dizilmiş yerleşim yerlerini bir bir geçiyoruz. Pazar, Çayeli, Rize... Rize’yi biraz gezelim diyoruz ancak yağmur müsaade etmiyor. Derepazarı, İyidere ve şimdi Of’dayız. Of’dan sonra tekrar sahilden ayrılıyoruz. Daha önce gittiğimiz yemyeşil vadilere benzer bir vadide ilerleyip Dernekpazarı ve Çaykara’yı geçip Uzungöl’e varıyoruz. Uzungöl’ü en iyi şöyle tarif edebilirim; daha önce gezdiğimiz Karagöl ile Ayder’in özelliklerinin birleştiği bir yer. Bir tarafta şırıl şırıl akan bir dere ve bu derenin oluşturduğu göl, etrafında ise yemyeşil ormanlar ve bu dokuyu bozmadan yapılmış ahşap binalar. Ertesi gün Uzungöl’ün o büyüleyici atmosferine elveda diyerek tekrar sahile iniyoruz. Sürmene, Araklı, Arsin ve Yomra’dan sonra Trabzon’dayız. Trabzon girişinden sola dönüyoruz, bu sefer istikamet Sümela Manastırı.

Maçka'da tarihi bir köprü
Maçka’ya varınca akşam oluyor ve bir kamp yerinde konaklıyoruz. Kampingi işleten ailenin 7 yaşındaki sevimli oğlu Timur yerleşmemize yardımcı oluyor. Sabahleyin kısa bir yolculuktan sonra Sümela’dayız.. Manastırın yanına kadar araçla çıkılabiliyor, ancak biz doğada yürümeyi tercih ettiğimizden, aracımızı aşağıda bırakıp orman içindeki yaya yolundan tırmanmayı tercih ediyoruz. Yukarı çıktıkça sislerin arasındaki yapılar görünüyor. Manastır, çok dik bir kaya yüzeyinde bulunan doğal mağaranın önüne yapılmış yapılardan oluşmuş.

Sümela Manastırı
Mağaranın tavanında ve duvarlarında çok sayıda resim var. Fakat bu resimler büyük tahribata uğramış. Sümela’dan tekrar Maçka’ya iniyoruz. Maçka’dan da yine dağlara yönelerek Hamsiköy ve Zigana Geçidi’ne doğru yol alıyoruz. Yükseldikçe sis yoğunlaşıyor, Zigana Geçidi’ne varınca ancak bir iki metre ilerimizi görebiliyoruz. Sis bize ‘geri dönün’ diyor. Biz de Hamsiköy’ün meşhur sütlacını yedikten sonra Trabzon’a dönüyoruz. Trabzon’da kısa bir şehir turunun ardından, sırasıyla Akçaabat, Çarşıbaşı ve Vakfıkebir’i geçtikten sonra Trabzon’un son (batıdan doğuya giderken ise ilk) ilçesi Beşikdüzü’ne varıyoruz. Akşam olmak üzere, deniz kıyısında bulunan güzel bir kamp alanında konaklamaya karar veriyoruz. Güneş Karadeniz’in sularına değdi değecek, kameramanımız tabii ki bu görüntüyü kaçırmıyor.
Haftaya devam edecek.
14-09-2005 SESİMİZ GAZETESİ-SİLİFKE
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/1/2007 - KARADENİZ VE YEŞİLDENİZ (3)
Yeşildeniz (Karadeniz ormanları) içindeki kötü yol bizi büyüleyici bir yere, ‘Karagöl’e götürdü. Orman içindeki bu gölü görünce yolun yorgunluğu hemen unutuluyor. Güneş batmak üzere. Uygun bir yere hemen çadırımızı kuruyoruz ve göl kıyısında gezintiye çıkıyoruz. Göl yüzeyini nilüferler kaplamış, içinde ise renk renk balıklar dans ediyorlar.

Karagöl
Gece bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Önlemimizi aldığımızdan dolayı çadırımıza su girmiyor, ancak magandaların silah seslerinden doğru dürüst uyuyamıyoruz. Sabahleyin hava güneşli, gölün üzerinden sis yükseliyor. Bugün burada yakındaki Meşelik Köyü’nün pikniği ve eğlencesi varmış. Davul zurna eşliğinde araçlarla insanlar gelmeye başlıyorlar. Kalıp izlemek var ama, yolumuz çok uzun ve gezecek daha çok yer var. Kaptanımız ‘yola devam’ diyor. Ha unutuyordum, burada yolun durumunu konuştuğumuz insanlar, “Bu yol, Şavşat’ın köy yolları içinde en iyi olanı, diğer yollardan eşek bile zor gidiyor’ diyorlar.
Artvin’e doğru ilerlerken bir baraj inşaatını görüyoruz. Etrafı izlemek için, yol kenarında inşaat halindeki bir dinlenme tesisinin yanında durunca, yanımıza Mehmet Yılmaz isimli güler yüzlü bir Artvinli geldi. “Öyle arabanın içinden çevre seyredilir mi? Aşağı inin bir çayımı için” diyen Yılmaz bize baraj inşaatı ve Artvin hakkında bilgiler verdi. Ayrıca yol kenarındaki direğe astığı dedelerimizin giydiği bir ayakkabıyı da gösterdi. Yılmaz ayakkabının üstüne “Türkiye’nin çarıktan sonra giydiği ayakkabı” diye yazmış.

Türkiye'de çarıktan sonra giyilen ilk pabuç
Biraz daha gidince karşımıza Artvin çıkıyor. Biz bir yamaçtayız, Artvin karşı yamaçta. Aramızda Çoruh nehri var. Artvin’i izlerken yanımızda 42 plakalı bir araç duruyor. Bir komşu ile karşılaştık derken, neredeyse akraba çıkıyoruz. Polis memuru olan arkadaş Gülnarlıymış. Onlar da ailece Karadeniz gezisine çıkmışlar. Dünya küçük diye boşuna söylenmemiş.

Artvin'de yayla evleri
Artvin’i, Borçka’yı geçtikten sonra nihayet Karadeniz’e çıkıyoruz. Evet, şimdi Karadeniz’in doğusundaki son ilçe Hopa’dayız. Sarp Sınır Kapısı Hopa’ya oldukça yakın. Buraya gelmişken orayı görmemek olur mu? Tabii ki olmaz. 20 km’lik yolu kat ettikten sonra Sarp Sınır Kapısı’ndayız. Uzayıp giden tır kuyruğu ve çeşitli meyveler satan Gürcü kadınlar burada gözümüze ilişenler. Sivas-Erzurum arasındaki bölünmüş yol çalışmaları gibi, Karadeniz sahil yolu çalışmaları da hummalı bir şekilde sürüyor. Tek farkı, iç bölgede dağları yarıyorlar, burada ise denizi dolduruyorlar. Deniz doldurularak yol yapılmasına ‘doğal dengenin bozulacağı’ gerekçesiyle itirazlar var ama dinleyen yok.
Sarp’tan geri dönüyoruz. Hopa, Arhavi ve Fındıklı’yı geçtikten sonra Ardeşen’e varıyoruz. Hedefimiz dünyaca ünlü Ayder yaylası. Ardeşen’de Karadeniz’e dökülen Fırtına deresini takip ederek Ayder’e varıyoruz. Yol boyunca göz alabildiğine yeşil bir ortam, çıplak toprak ve taş görmek mümkün değil. Her taraftan şarıl şarıl sular akıyor. Adım başı tarihi kemerli taş köprüler ve tabii ki çay bahçeleri...
Ayder’de bölgeye ikinci gezisini yapan öğretmen arkadaşımız Hasan Cura ve eşiyle buluşuyoruz.
Haftaya devam edecek.
07-09-2005 SESİMİZ GAZETESİ-SİLİFKE
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/1/2007 - KARADENİZ VE YEŞİLDENİZ (2)
Geçen hafta seyahat yazımı Erzincan’dan söz ederek noktalamıştım. Erzincan’dan Erzurum’a doğru yol alıyoruz. Yol çalışmaları tüm hızıyla devam ediyor. Aşkale’ye doğru çıkarken bir çeşme başında duruyoruz. İşte su, buz gibi... Kana kana içiyoruz. ‘Hani yaylam hani senin ezelin’, ‘Erzurum çarşı pazar’ gibi çok sevdiğim türkülerin diyarı Erzurum’dayız. Erzurum’un dağları, yaylaları, tarihi mekanları ve hele hele türküleri yüzyıllardır dillerden düşmüyor. Erzurum’a varınca şehir içinde kısa bir gezinti yapıyoruz ve Çifte Minareli Medrese’yi geziyoruz. Erzurum’dan sonra kuzeye dönüyoruz, Tortum ilçesini geçip akşam Uzundere ilçesine varıyoruz. Uzundere, adından da anlaşıldığı gibi derin ve dar bir vadide, Doğu Anadolu’dan Karadeniz’e geçiş noktasında yer alıyor. Pırıl pırıl, salınarak akan Tortum çayı, her iki yanında yemyeşil bahçeler ve sarp yamaçlar. Burada da tertemiz bir petrol istasyonunda çadırımızı kuruyoruz. İstasyondaki görevliler çok sıcakkanlı ve misafirperverler. Tesisin tüm olanaklarını bize tahsis ediyorlar. Az yukarıdaki yamaçta bahçeler içindeki, eni oldukça uzun ev dikkatimizi çekiyor ve komşu ziyaretine gidiyoruz. Ev halkı bizi öyle sıcak karşılıyor ki, “Aşağıya çadır falan kurmayın, bizim konuğumuz olun” diyorlar. Gülizar Teyze’ye, “petrol istasyonundaki arkadaşlar gücenir” diyoruz. Gülizar Teyze’nin on parmağında on marifet. Kış hazırlıklarıyla meşgul. Kocaman balkonunda bilumum meyveleri kurutuyor. Uzundere’nin bu misafirperver insanlarına elveda diyoruz ve içimiz kıpır kıpır yeni ufuklara doğru yol alıyoruz. Az sonra Tortum gölünün kıyısındayız. Tortum çayının oluşturduğu oldukça uzun bir göl. Gölden sonra tüm görkemiyle Tortum şelalesi karşılıyor bizi.

Tortum Gölü

Tortum Şelalesi
Dünyamızın en önemli varlığı olan su, şelale oluşturunca bir başka güzel oluyor. Şelalede oluşan gökkuşağı da bu güzel tabloyu tamamlıyor. Gittiğimiz yol derin vadiden suyun kenarından devam ediyor. Her iki tarafı oldukça sarp, derin bir vadi. Gökyüzü ince bir çizgi şeklinde görünüyor. Kızım Irmak kaptanımıza, “Yusuf amca yeryüzüne ne zaman çıkacağız” diyor. Bazen öyle yerlerden geçiyoruz ki, sağımız, solumuz, önümüz her taraf dağ, sanki yol bitiyor. Tabii ki yol bitmiyor, çağıl çağıl çağlayan Tortum çayını takip ediyor ve bizi ‘Sukavuşumu’na götürüyor. Burası Tortum çayı ile Çoruh nehrinin birleştiği yer. Burada küçük balıkçı Hüseyin’le tanışıyoruz. Yanımızdan ayrılıp köprü üstüne gidiyor, elinde bir balıkla dönüyor. Az sonra tekrar gidiyor, yine balıkla dönüyor. Kaptanımız Yusuf abinin çok merak ettiği ve onun adını taşıyan Yusufeli’ni görmek için ana güzergahımızdan ayrılıp sola dönüyoruz. Yusufeli bu yöredeki tüm yerleşim yerleri gibi derin bir vadide yer alıyor. Artvin’in bir ilçesi olan Yusufeli’ndeki çarşının uzunluğu ve dükkanların çokluğu dikkatimizi çekiyor. Asma köprüde bir fotoğraf çektirip geri dönüyoruz. Artvin’in Şavşat ilçesinde de şöyle bir gezinti yaptıktan sonra, arkadaşımız Hasan Cura’nın öve öve bitiremediği Karagöl’e doğru yöneliyoruz. Şavşat’ta yolun durumunu sorduğumuz bir esnaf gayet iyi durumda diyor. Ancak yola girdiğimizde delik deşik bir durumda olduğunu görüyoruz. Karagöl’ü görmek arzusuyla bu yola katlanıyoruz.
Haftaya devam edecek.
31-08-2005 SESİMİZ GAZETESİ-SİLİFKE
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Metin Kömbe © 2006, Silifke
metinkombe@hotmail.com
Kategoriler
Arkadaşlarım
• Blogcu Yardım • gezimanya
|