DEHAP KOMEDİSİ, SEÇİM YASASI VE GENÇ PARTİ

2006-11-02 15:21:00

Her kafadan bir ses çıkıyor. Tabii ki herkes keseri kendi tarafına yontuyor. Efendim, konu bildiğiniz konu; DEHAP olayı. Hatırlıyorum da, 3 Kasım seçiminden önce DEHAP’la ilgili birtakım şaibeler gündemde yer almıştı. Seçime girme yeterliliği var, yok diye oldukça tartışılmıştı. Yine o günlerde, R.Tayyip Erdoğan’ın isminin oy pusulasına yazılıp yazılamayacağı, Genç Parti’nin hileli yollara başvurduğu da tartışılan konular arasındaydı. Ortalık neredeyse toz dumandı ve devletin organları birbirlerini yanıltıyor ve birbirlerine güvenmiyorlardı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Yüksek Seçim Kurulu’na çelişkili bilgiler veriyordu. Sanıyorum YSK’da bundan dolayı hatalı kararlar verdi. Olacak şey değil. Sözüm ona ‘bilgi çağı’nda yaşıyoruz. Siyasi partiler yasasına göre bir partinin nasıl örgütleneceği ve seçime nasıl girebileceği açıkça belli. Devlet organları, siyasi partilerle ilgili belge ve bilgileri nasıl sağlıklı bir şekilde bulunduramazlar? Demek ki, en güvendiğimiz kurumlar bile görevlerini düzgün yapmıyorlar. DEHAP olayıyla ilgili aklıma takılan biri soru var. Acaba diyorum, DEHAP seçime girme yeterliliği olmadığı halde, bir huzursuzluktan çekinildiği için mi seçime sokuldu? Şayet bu noktadan hareket edildi ise, DEHAP yöneticileri yargılanmayıp konu örtbas edilmeliydi. Sonuçta da bugün bu tartışmalar yaşanmazdı. Ben böyle bir yolu kesinlikle savunmuyorum. Sadece aklıma takılan soruyu sizlerle paylaşmak istedim. *** Geçenlerde, Başbakan Erdoğan bir TV kanalında “Siyasi rakiplerimiz ‘%34 oyla Meclis’in %65-70’ine sahip olunur mu? Bu ne biçim demokrasi?’ diyorlar. Bu seçim yasasının böyle sonuçlara neden olabileceğini bilmiyormuydunuz? Niçin değiştirmediniz? Bu yasayı biz mi çıkarttık?” dedi. Erdoğan’ın rakiplerini bu şekilde eleştirmesi çok yerinde. Ancak aynayı birde kendisine tutmalı. İşte fırsat elinde, rakiplerinin yapmadığını kendisi yapsın. Becerebiliyorsa seçim yasası ile s... Devamı

İSTEMEM YAN CEBİME KOY (4)

2006-11-02 15:18:00

Deniz Baykal Başbakan olmadan bu dünyadan göçerse herhalde gözleri açık gider. Özellikle 1970’li yıllarda CHP’deki tavır ve davranışlarıyla hizipçi damgasını yemişti. Türkiye’de hizip deyince ilk akla gelen kişi olan Baykal şimdi CHP’nin başında ve bırakın parti içindeki hizibi, en ufak bir muhalefeti bile kabul etmiyor. Önümüzdeki günlerde yapılacak kongrede, muhaliflerin parti yönetimine girmemesi için çarşaf listeyle değil de blok listeyle seçime gidilmesini istiyor. Bir zamanlar Murat Karayalçın’la birlikte kavga-dövüş CHP ve SHP’yi sözüm ona birleştirmişlerdi. İsmail Cem’le yedikleri içtikleri ayrı gitmiyordu. Şimdi hepsinin bir partisi var. 18 Nisan 1999 seçiminde CHP tarihinin en ağır yenilgisini almış, barajın altında kalmıştı. Baykal’a kalsa hiçbir yere gitmeyecekti. Ancak gösterilen tepkiler üzerine ‘istemeye istemeye’ partinin başından ayrıldı. Fakat en küçük bir fırsatı bile değerlendirerek o koltuğa oturmak istediğini herkes biliyordu. Bu arada adamları yeni seçilen başkanı rahat bırakmadılar. Altan Öymen’de resti çekti, kongreye gidildi ve Baykal koltuğa kavuştu. Türk siyasi hayatındaki ‘küçük olsun benim olsun’ zihniyeti denince de ilk akla gelen yine Baykal’dır. Son seçimlerde alınan %19 oy başarı imiş. Hadi oradan, CHP için başarı ancak ve ancak AKP’nin aldığı oyu almak olurdu.  Erbakan, eski talebelerini her konuşmasında yerden yere vuruyor. ‘Çoluk çocuk’ diyor, ‘gömleksizler’ diyor, daha neler neler diyor. En dikkati çeken eleştirisi de; “Bunlar Amerika’nın emrindeler, ABD’nin ve IMF’nin politikalarını uyguluyorlar” şeklinde. Erbakan yıllardır diğer birçok partiyi de ‘Batı taklitçisi’ olmakla suçluyordu. Ama iktidar olduğunda kendiside bir numaralı ‘Batı taklitçisi’ olmuştu. Bunlar unutulmuş değil. 3 Kasım seçiminde (siyasi yasaklı olduğu için) resmi olmasa da fiili olarak Sa... Devamı

İSTEMEM YAN CEBİME KOY (3)

2006-11-02 15:16:00

Türk siyasi hayatında aile saltanatı, özellikle de babadan oğula koltuk devri halâ yaygın durumda. Gerçi dünyada bir çok ülkede de durum pek farklı değil. Geçen hafta Ecevitler’den söz etmiştik. Karıkoca DSP’yi gül gibi yönetiyorlar(!) Allah uzun ömürler versin. Alpaslan Türkeş öldüğü ana kadar MHP’nin başındaydı. Yaşı oldukça ileri idi ve sağlık sorunları vardı. Ama nedense görevini genç kuşaktan birisine bırakmadı. Vefat edince, yerine yeni Genel Başkan seçilmesi amacıyla yapılacak oloğanüstü kongreye partiyi Genel Başkan Yardımcısı olan oğlu Tuğrul Türkeş Genel Başkan Vekili sıfatıyla götürdü. Ve o kongrede kıyamet koptu. Yanlış hatırlamıyorsam 6-7 aday vardı. Bunlardan birisi de oğul Tuğrul Türkeş’ti. Diğer adaylar ikinci, üçüncü turlarda Devlet Bahçeli lehine adaylıktan çekilince ortam gerginleşti, büyük olaylar çıktı ve kongre yarım kaldı. Tekrarlanan kongrede Devlet Bahçeli Tuğrul Türkeş’i yenilgiye uğrattı. Tuğrul Türkeş bu yenilginin ardından MHP’den ayrıldı ve ATP’yi (Aydınlık Türkiye Partisi) kurdu. Tuğrul Türkeş MHP’den ayrılırken kendine göre bir takım gerekçeler sıraladı. Ama bana göre asıl ayrılma nedeni koltuk. Onun gözü babasından boşalan koltuktaydı. Onu elde edemeyince yeni bir parti kurdu ve başkanlık koltuğuna oturdu. Partisi maalesef MHP tabanından itibar görmedi ama olsun o koltukta oturuyor ya. Gelelim Bahçeli’ye. Genel Başkanlık yaptığı dönemde yapılan birinci seçimde partisi oy patlaması yaptı. Tarihinde %8.5 oranını geçmeyen MHP oyları %18.5 gibi büyük bir noktaya çıkmıştı. Yerel seçimde de büyük başarı elde edilmiş ve çok sayıda belediye başkanlığı kazanılmıştı. Bildiğimiz koalisyon dönemini yaşadık. MHP de DSP ve ANAP gibi seçmenden ilgi görmedi ve barajın altında kalarak eski oy oranını (%8.5) ancak yakalayabildi. Bu sonucun olacağı belliydi. Çünkü koalisyon hükümeti döneminde MHP ve Devlet Bahçeli çok eleştirilmişti. Özellikle de MHP’ye oy verenler tarafından. ABD’ye,... Devamı

İSTEMEM YAN CEBİME KOY (2)

2006-11-02 15:13:00

Bülent Ecevit 1970’lerin başında İsmet İnönü’ye karşı aday olup CHP Genel Başkanı olduğunda, oldukça gençti ve gelecek vaat ediyordu. İsmet İnönü’nün, o yaşında hala politikada ısrar etmesi ise, büyük hata idi. İnönü’nün hakkını tabii ki teslim etmek gerekiyor. Ülkemizin kurtuluşunda ve yeniden kuruluşunda çok büyük emeği geçen bir liderimiz. Ülke yönetiminin en yüksek kademelerinde (Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık) yıllarca görev yaptı. Ama, bırakması gereken zamanda siyasi görevlerinden ayrılmadı. Aradan 30 yıl geçti, Ecevit de aynı duruma düştü. Halbuki, Ecevit yaklaşık 15 yıl önce tüm siyasilere örnek olacak bir karar vermişti. DSP Genel Başkanlığından ve siyasetten ayrıldığını açıklamıştı. Bu çok yerinde bir karardı. Eşi Rahşan Ecevit’le birlikte kurduğu parti başarılı olamamıştı. Parti’de sadece ikisinin sözü geçiyordu. Kendisi siyasi yasaklı iken eşi Genel Başkandı. Siyasi yasaklar kalkınca derhal kendisi Genel Başkan olmuş, Rahşan Hanım’da bir yerlere gitmeyip Genel Başkan Yardımcısı olmuştu. Ecevit’in yukarıda sözünü ettiğimiz tarihi kararının üzerinden çok uzun bir süre geçmemişti ki bir de ne duyalım... ‘tekrar siyasete ve DSP’nin başına dönecekmiş’. Döndü ve hâla eşiyle birlikte DSP’nin başında. DSP’ye ‘Demokratik Sol Parti’ diyorlar, ama bana göre ‘Ecevitler Kollektif Şirketi’ ismi daha uygun. Bu arada, Ecevit büyük tesadüfler sonucu koalisyonla da olsa iktidar oldu. Sağlık sorunları uzun süre ülke gündemini işgal etti. Televizyonlar, sanki çok önemli bir konuymuş gibi Ecevit’in sağlık kontrolü için hastaneye gidişini, yada sağlık ekibinin evine gelişini sabah, öğlen, akşam neredeyse 24 saat canlı olarak yayınladılar. Ettiği gaflar, bu konuda çok ünlü olan Yıldırım Akbulut ve Tansu Çiller’i geçti. Ama o, yaşının ve sağlığının tüm olumsuzluklarına rağmen çekilmedi. Hadi o çekilmedi, ne partisinden ne de koalisyon ortaklarından çekilmesi konusun... Devamı

İSTEMEM YAN CEBİME KOY (1)

2006-11-02 15:08:00

3 Kasım 2002 de yapılan seçimin hemen ardından siyası parti liderlerinin görevlerinden istifa etmeleri gerektiği çok tartışılmıştı. 5 Kasım 2002 tarihinde Milliyet gazetesinin üç yazarı söz birliği etmişçesine bu konuya değinmişlerdi. Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Y.Yılmaz ‘Bırakmayı bile bilmiyorlar’ başlığı altında şunları yazıyordu: “DSP,MHP,ANAP ve DYP liderleri partilarinin toplanacak ilk olağan yada olağanüstü kongresinde görevlerini bırakacaklarını söylüyorlar. Bu kongrelerin yapılması partilere göre farklı olmakla birlikte, nereden baksanız 2 ay ile 1 yıl arasında değişen bir süre gerektirmekte. Bunu tek bir şekilde yorumlayabiliyorum: Dört liderde, kendisinden sonra şekillenecek parti içi iktidar düzeninde söz sahibi olmak istiyorlar. Eğer, dört liderde kendisinden sonrasının şekillenmesinde söz sahibi olmak istemiyor olsalardı, yerlerini bir Genel Başkan yardımcısına bırakıp bugünden itibaren istifa edip çekilebilirlerdi.” Bu konuya ‘Bizim Avrupalılar’ başlığıyla değinen Melih Aşık “Fransa Cumhurbaşkanlığı seçiminde Sosyalist Partinin oyu azalmamıştı. Ancak Genel Başkan Lionel Jospin ikinci tura kalamadığı için hem liderliği hem siyaseti bıraktı. Avrupa’da seçim kaybeden lider kongreyi falan beklemiyor. Derhal hem liderlikten hem siyasetten ayrılıyor. Bizim liderlerin ‘Görevi kongrede bırakacağım’ sözü herşeye rağmen o kadar kesinlik içermiyor” diyordu. Aynı gazete yazarı Abbas Güçlü ise “Komik olan, gemilerini karaya oturtan liderlerden bazılarının halâ istifa etmemek için bahane üretmeleri. Halâ bir yandan istifa edeceğiz derken öte yandan Baykal gibi şimdilik ortadan kaybolup ilk seçimde yeniden ortaya çıkmayı hayal ediyorlar. Yazık, çok yazık!...” şeklinde görüşlerini ifade ediyordu. Bu yazıları okur okumaz derhal kağıda kaleme sarılarak aşağıdaki metni yazıp Sayın Mehmet Y.Yılmaz’a faksladım. “ Gazetenizin 5 Kasım 2002 tarihli nüshasında yer alan ̵... Devamı